İçeriğe geç
  • Dolar 49,3979 ▲ %0,03
  • Euro 55,6494 ▼ %0,18
  • Sterlin 65,3956 ▼ %0,16
  • Gram Altın 6.644,78 ▲ %1,51
  • Çeyrek Altın 10.816,51 ▲ %1,07
  • Gümüş 96,37 ▲ %2,79
  • BIST 100 12.265,98 ▲ %0,43

Çorum

Herkes Osmanlı'nın inananlarını yazdı: İnançsızlığın kayıp tarihi... Celalilerde 'Tanrıbilmez'… Çorum'da 'Tanrıtanımaz'… Ve şaşırtıcı Köroğlu izi

Erkin Özdemir'in "Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi" kitabından yola çıkan Cemile Y. Çetin, Tanrıbilmez ve Tanrıtanımaz kavramlarına, Köroğlu'na değindi.

Herkes Osmanlı'nın inananlarını yazdı: İnançsızlığın kayıp tarihi... Celalilerde 'Tanrıbilmez'… Çorum'da 'Tanrıtanımaz'… Ve şaşırtıcı Köroğlu izi

Erkin Özdemir'in "Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi" kitabından yola çıkan Cemile Y. Çetin, Tanrıbilmez ve Tanrıtanımaz kavramlarına, Köroğlu'na değindi.

Tarihçi Erkin Özdemir'in "Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhad ve Tanrıbilmezler" adlı ilk kitabı Ağustos ayında çıktı…

Hacettepe Üniversitesi'nde doktora çalışmasını sürdüren Özdemir ağırlıkla 16. ve 17. yüzyıl mühimme defterlerine, kadı sicillerine ve dönemin metinlerine bakarak Osmanlı'nın pek konuşulmayan insanlarının izini sürüyor:

-Kutsala sövenler… Peygamberliği sorgulayanlar… Din emirlerini reddedenler… Dinden çıkan "Mülhid" denilenler…

Ve şaşırtıcı bir tanım: Tanrıbilmezler…

Kitabı okurken Ahmet Yaşar Ocak'ın Osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, İsmail E. Erünsal'ın zendeka (dinden sapma, gizli inançsızlık) ve ilhad (dini esasları reddetme) üzerine çalışmalarını, Mustafa Akdağ'ın Türk halkının dirlik ve düzenlik kavgasını yeniden düşünmemek mümkün değil.

Keza, son yıllarda Osmanlı'nın din dünyasını çalışan tarihçiler Tijana Krstic, Derin Terzioğlu, Nir Shafir ve Marinos Sariyannis'in araştırmaları meseleyi daha da genişletiyor.

Soru şu: Osmanlı'da hiç inanmayanlar var mıydı?

HER ZINDIK "ATEİST" DEĞİL

Öncelikle kavramları ayırmak şart:

Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı din tarihi ve resmi din anlayışının dışında kalan inançlar üzerine çalışan önemli tarihçilerden. Onun "Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler" kitabının temel uyarılarından biri şu oldu:

Osmanlı belgesinde bir kişinin karşısına "zındık" veya "mülhid" yazılması, onun bugünkü anlamda "ateist" olduğunu göstermiyor. Kalenderiler, Hurufiler, Melamiler veya farklı tasavvuf çevreleri devletin ve ulemanın kabul ettiği sınırların dışına çıktığında "ilhad" ile suçlanabiliyordu.

Kişi, Allah'ı reddetmiyordu. Allah'a devletin kabul ettiği biçimde inanmıyordu!

İsmail E. Erünsal'ın arşiv belgelerine dayanan zendeka ve ilhad çalışmaları da bu sınırın ne kadar belirsiz olabildiğini gösteriyor.

Üstelik önemli bir sorun var: Bu insanları çoğu zaman kendi yazdıklarından değil, onları suçlayanların yazdıklarından tanıyoruz: Kadı kaydı… Fetva… Mühimme defteri… Soruşturma…

İşte bu yüzden "mülhid" denilen kişinin gerçekten Tanrı'yı reddedip reddetmediğini her zaman bilmiyoruz.

"TANRI BİLMEZLER"

Osmanlı Celali döneminin kayıtlarına gelince daha tuhaf isimlerle karşılaşıyoruz. Örneğin:

16. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu'da büyük toplumsal sarsıntı yaşandı. Tarihçi Mustafa Akdağ, Celali isyanlarının arkasındaki ekonomik ve toplumsal çözülmeyi ayrıntılarıyla ortaya koydu:

Ağırlaşan vergiler, işsiz kalan sekbanlar, suhteler, toprağından kopan köylüler, silahlı leventler, eşkıyalık…Büyük Kaçgun…

Celali isyanları sırasında ortaya çıkan silahlı grupların reislerinin lakaplarına bakın: Ağaçtan Piri… İnciryemez…

Kabresığmaz… Kafir Murat… Deli İlahi…

Ve: Tanrıbilmez.

Bu adların her birini doğrudan kişinin din görüşünün belgesi sayamayız. Eşkıya dünyasında korku uyandıran lakaplar bunlar. Ama "Tanrıbilmez", "Kafir" gibi adların o dönemin isyan dünyasında dolaşımda olması başlı başına düşündürücü.

Devlete başkaldırının dili ile kutsala meydan okumanın dili bazı noktalarda birbirine değiyor olabilir miydi?

TANRIBİLMEZ AHMET ÇAVUŞ

Üstelik "Tanrıbilmez" sözü sadece Celali dağlarında karşımıza çıkmıyor. İstanbul'da da bir Tanrıbilmez Ahmet Çavuş var.

Bu kişi Celali reisi "Tanrıbilmez" ile aynı insan değil. Ahmet Çavuş, III. Murat döneminin İstanbul subaşılarından. Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nde "Ahmet Çavuş (Tanrıbilmez)" maddesiyle yer alıyor…

1582'de III. Murat'ın oğlu Şehzade Mehmed için yapılan, haftalar süren ünlü sünnet düğününde asayişi sağlamakla görevliydi. Sipahi odalarında kadınlarla eğlence düzenlendiğini öğrenince yeniçeriler ve şehrin asayişinden sorumlu asesler ile birlikte baskına gitti. Ardından sipahilerle büyük kavga çıktı.

İlginç olan şu: Devletin asayişini sağlayan subaşının lakabı Tanrıbilmez!

Demek ki kelime sadece "ateist" anlamında kullanılan açık bir inanç tanımı değildi. Kişiliği, gözü karalığı, sınır tanımazlığı veya toplumdaki şöhreti anlatan bir lakaba da dönüşebiliyordu.

Bu örnek bile bugünkü kavramlarla geçmişi okurken neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

KAÇ KÖROĞLU VAR

Erkin Özdemir kitabında şaşırtıcı soru soruyor:

Kaç Köroğlu var? Zira bugün halk kahramanı olarak bildiğimiz Köroğlu ile Osmanlı arşivlerinde karşılaştığımız Köroğlu'nun aynı kişi olup olmadığı kesin değil...

Biz destanlardaki Köroğlu'nu biliriz. Bolu Beyi'ne başkaldıran, zalime karşı duran, Kırat'ına binip dağa çıkan Köroğlu…

Tarihçi Mustafa Akdağ ise arşiv belgelerinde başka bir Köroğlu'nun izini buldu. Osmanlı kayıtlarında 1579-1581 yıllarında Bolu-Gerede çevresinde, emrinde yaklaşık iki yüz silahlı adam bulunan bir Köroğlu ortaya çıkıyor. Devlet onu halk kahramanı olarak değil, yakalanması gereken eşkıya reisi olarak arıyor.

Akdağ, bu Köroğlu'nu Anadolu'da daha sonra büyük Celali isyanlarına dönüşecek hareketlerin ilk tanınmış levend bölükbaşılarından biri olarak değerlendirdi.

Yani önemli bir tarih farkı var: Köroğlu, büyük Celali fırtınasından yaklaşık yirmi yıl önce sahnede...

Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık da Köroğlu'nu 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan büyük toplumsal dönüşümün simgelerinden biri olarak ele aldı: Eski alp-gazi dünyası çözülüyor… Ateşli silahlar yayılıyor… Topraktan ve eski geçim düzeninden kopmuş silahlı insanlar Anadolu'ya dağılıyor… Eski savaşçı tipi başka bir kimlikle geri dönüyordu: Celali...

Köroğlu geleneğindeki ünlü dize bu değişimi neredeyse tek başına anlatıyor:

"Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu…"

Tüfek yalnız savaş biçimini değiştirmedi. Eski savaşçı dünyasının geçim düzenini, toplumdaki yerini ve "mertlik" anlayışını da sarstı.

Fakat burada önemli bir çizgi çekmek gerekiyor:

Köroğlu'nun Celali dünyasının içinde yer alması, onun "Tanrıbilmez" olduğu anlamına gelmiyor ama burada insanı düşündüren başka izler var.

Köroğlu yalnız Osmanlı arşivlerinde eşkıya reisi olarak karşımıza çıkmıyor; yüzyıllar içinde Anadolu'dan Azerbaycan'a uzanan geniş coğrafyada farklı Köroğlu anlatıları oluşuyor. Bu destan kollarından birinde Köroğlu, sevdiği Mömine'den ayrılışını anlatırken şöyle sesleniyor:

"Ayrılanda candan oldum,

Ben dinden, imandan oldum…"

Bu iki dizeyi "Köroğlu ateistti" diye okumak yanlış olur. "Dinden imandan olmak" burada büyük ihtimalle ayrılığın insanı perişan etmesini anlatan güçlü bir halk söyleyişidir.

Ancak yine de önümüzde ilginç tablo var:

Bir tarafta 1580'lerde Bolu-Gerede çevresinde devletin peşine düştüğü tarihsel Köroğlu…

Diğer tarafta Celali dünyasında Tanrıbilmez, Kafir Murad, Kabresığmaz gibi lakaplar…

Öte tarafta destanlarda "dinden imandan oldum" diye seslenen Köroğlu…

Bunların hiçbiri tek başına inançsızlığın kanıtı değil. Fakat hepsi birlikte bize başka bir kapı açıyor:

Celali dünyasının başkaldırı dili neden zaman zaman dinin ve kutsalın kelimeleri üzerinden kuruluyordu?

Tanrıbilmezleri anlamak istiyorsanız sadece ilahiyat kitaplarına değil, 16. yüzyıl sonunda düzeni sarsılan Anadolu'ya da bakmak gerekiyor…

ÇORUM'DA "TANRITANIMAZLAR"

Yıl 1555…

Kanuni döneminde Habsburg elçisi olarak Osmanlı topraklarına gelen Flaman diplomat Ogier Ghiselin de Busbecq, İstanbul'dan Amasya'ya giderken Çorum-Mecitözü yakınlarındaki Elvan Çelebi köyünden geçti. Burada karşılaştığı insanlar dikkatini çekti.

Busbecq'in anlattığına göre Elvan Çelebi çevresindeki bu topluluk, alışılmış Müslümanlardan farklı dini hayat sürüyordu. İnançları konusunda çevrelerinde öylesine farklı bir kanaat vardı ki "Tanrıtanımaz" olarak anılıyorlardı.

Fakat gerçekten Tanrı'yı reddediyorlar mıydı? Mesele tam burada ilginçleşiyor:

Elvan Çelebi sıradan bir Anadolu köyü değildi. Köy adını 14. yüzyılda burada zaviye kuran Elvan Çelebi'den alıyordu. Elvan Çelebi ise 1240'ta Anadolu Selçuklu yönetimine karşı patlayan büyük Babai İsyanı'nın önderi Baba İlyas'ın soyundan geliyordu. Yazdığı "Menakıbü'l-Kudsiyye" eserinde Babai çevresini ve dönemin dini dünyasını anlatan temel eserlerden biri oldu.

Yani Busbecq'in yaklaşık üç yüzyıl sonra karşılaştığı coğrafyanın eski dini hafızası vardı. Ama buradan Baba İlyas'tan Elvan Çelebi'ye, oradan Busbecq'in gördüğü "Tanrıtanımazlar"a kesintisiz bir inanç çizgisi çıkarmak doğru olmaz. Asıl çarpıcı olan başka:

16. yüzyılın ortasında bir Avrupalı diplomat Anadolu'nun ortasında, dini kimliğini açıklamakta zorlandığı bir toplulukla karşılaşıyordu.

Üstelik "Tanrıtanımaz" sözü daha sonra Celali dünyasında karşımıza çıkacak "Tanrıbilmez" lakabını ister istemez hatırlatıyor. Aynı anlamı taşıdıklarını söyleyemeyiz. Ama artık şu soruyu sormamak mümkün değil:

Osmanlı Anadolu'sunda "zındık", "mülhid", "Kızılbaş" gibi bildiğimiz dini suçlama ve kimliklerin dışında, Tanrı'yla ilişkisini çok daha kökten sorgulayan insanlar da mı vardı?

RYCAUT'NUN "ATEİSTLERİ"

Yaklaşık bir asır sonra İngiliz diplomat Paul Rycaut daha ileri bir iddiada bulundu: İzmir'de İngiliz konsolosluğu yapan, Osmanlı devletini yakından gözlemleyen Rycaut, 1668'de "The Present State of the Ottoman Empire" adlı eserini yayımladı. Kitabın önemli bir bölümü doğrudan Osmanlı'daki dine, mezheplere, tarikatlara ve "sapkınlıklara" ayrılmıştı.

Rycaut bazı Osmanlı çevrelerini "ateist" olarak nitelendirecek kadar ileri gitti. Ancak burada fren yapmak gerekiyor. zira Rycaut tarafsız bir antropolog değildi. 17. yüzyıl Avrupa'sının Hristiyan-İslam polemiğinin içinden yazıyordu; eserinde İslam hakkında küçültücü ifadeler kullanıyordu.

Nitekim daha sonra İstanbul'da yaşayan Lady Mary Wortley Montagu, Rycaut'ya açıkça itiraz edecekti.

Montagu'ya göre Rycaut'nun "ateist" dediği bazı çevreler aslında Tanrı'yı reddetmiyor; peygamberlik ve din konusunda farklı düşünüyorlardı. Ona göre bunları "deist" olarak tanımlamak daha doğruydu.

Demek ki tartışma yeni değil: Osmanlı'daki bu insanlara ne diyeceğiz? Zındık mı? Mülhid mi? Deist mi? Ateist mi? Tanrıbilmez mi?

BAŞKALDIRININ SEBEBİ

Sonuçta:

Erkin Özdemir'in kitabını Mustafa Akdağ ile birlikte okumak burada önem kazanıyor:

Tanrıbilmezlerin görünür olduğu dönem aynı zamanda Anadolu'nun büyük toplumsal sarsıntı yaşadığı dönem. Ama buradan kolay bir sonuç çıkaramayız: "Yoksulluk arttı, insanlar dinsizleşti."

Böyle bir tarih okuması fazla mekanik olur. Fakat şu soru meşrudur: Düzenin meşruiyeti sarsıldığında, onun kutsalları da bazı insanların gözünde sarsılmış olabilir mi?

Kadıya başkaldıran… Sipahiye başkaldıran… Vergiye başkaldıran…

Padişahın adamına başkaldıran insanlardan bazıları neden dinin otoritesine de başkaldırmasın?

"Tanrıbilmez" sözcüğünün peşinden gidilmesi gereken yer tam burası.

BİR DÜŞÜNCEYE DÖNÜŞMEDİ

En zor soruya geldik:

Avrupa'da kuşkuculuk zamanla deizme, materyalizme ve açık ateizme uzanan düşünce gelenekleri oluşturdu. Kitapları çıktı… Filozofları çıktı… Çevreleri oluştu…

Osmanlı'da ise 19. yüzyıla geldiğimizde Beşir Fuat, Abdullah Cevdet ve Baha Tevfik gibi isimlerle materyalizm açık bir entelektüel tartışmaya dönüşecekti.

Peki 16. ve 17. yüzyılın "Tanrıbilmezleri" ile bu insanlar arasında neden belirgin bir düşünce zinciri göremiyoruz?

Belki cevap onların kim olduğunda gizli: Medreseleri yoktu… Tekkeleri yoktu… Vakıfları yoktu… Fetva külliyatları yoktu… Çoğu kitap yazmadı.

Tarihte kendi bıraktıkları metinlerle değil, devletin onlar hakkında tuttuğu kayıtlarla kaldılar.

Bu nedenle bugün onların sesini duymuyoruz. Kadı konuşuyor… Müftü konuşuyor… Devlet konuşuyor… Avrupalı seyyah konuşuyor…Tanrıbilmez ise susuyor.

Bazen ondan geriye sadece bir soruşturma kaldı.

Bazen bir lakap…

Bazen Köroğlu gibi efsaneye dönüşmüş bir eşkıya…

Bazen de tek kelime: Tanrıbilmez.

Osmanlı'nın inanç tarihini biraz da sesi bugüne ulaşmayan bu insanların ardından giderek yeniden okumak gerekiyor…

Odatv.com

Kaynak: Odatv

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…